top of page

Tutunduğumuz Şeyler

  • Yazarın fotoğrafı: Haydar Ay
    Haydar Ay
  • 27 Eyl 2025
  • 3 dakikada okunur

Bizi sıradanlaştıran ve güçsüzleştiren şey çoğunlukla hayatta kalma içgüdümüzdür. Bu, aslında başka bir deyişle korkudur. Korkuyla yaşamayı öğreniriz. Korkuyu yönetebildiğimizde ise ona cesaret deriz.


Korkmayan insan yoktur. Ama en cesurlarımız bunu yönetebilenlerdir. Korkuya esir olmayanlardır. En güçlü özelliğimiz belki de bizi zayıflatan şey. Uyum sağlarız. Uyumlu olmayı öğretiriz. Çünkü bir şekilde hayatta kalmak isteriz. Peki hayatta kaldık? Ya sonra? İşte o zaman, kendimize yer edinmenin çabaları başlıyor. Önce bir çevreye gireriz. Farkında olmasak da kuralları işleriz beynimize. Bir oyunu sadece izleyerek öğrenmek gibi. Sonra oyunun içine girilir. Ve sonunda herkes kazanmak ister.


Kaybetmek isteyen biriyle tanıştınız mı hiç? Ben tanıştım. Hayatta kalma içgüdüsü yok olan biriydi. Bunun mümküniyeti canımı çok sıkmıştı. Bu istisnayı saymazsam ben hiç kaybetmek isteyen birini bilmiyorum. Bunu hayal dahi edemiyorum. İşte burada kazanmaktan ne anladığımız ortaya çıkıyor.


Bu noktada yazının başlığını biraz açmanın vakti geldi. Tutunduğumuz şeyler. Bunlar bizim üzerinde durduğumuz zemin. Zemin bazen sosyal medya hesabımız, bazen medyadaki yerimiz, bazen sahip olduğumuz mekan, bazen ünlü oluşumuz. Zemin ne olursa olsun hep ayakta kalmaya ve daha da güçlenmeye ihtiyaç duyuluyor. Çünkü hayatta her şey değişken. Hele de şu günlerde. Popülerlik beş dakikadan kısa sürebilir. Mekanın üç ay sonra hatırlanmayabilir. Sosyal medyan beş gün sonra hafızalardan silinebilir. Hatta bizzat kendimiz bile yok olabiliriz. Hem de yaşarken.


Yine bu noktada hayatta kalma içgüdümüz devreye giriyor. Hep bir şeylere tutunuyoruz. Devam ediyoruz. Yeniye uyumlanıyoruz ve unutuyoruz. Yıllar önce çalıştığım 'Kaygı' isimli bir filmde şöyle bir replik geçiyordu. İstiklal caddesindeki alışveriş merkezinin yerinde ne vardı eskiden? O an ben de hatırlamadım. Sahi hatırlıyor musunuz? Ne çabuk unutuyoruz değil mi? Çünkü sebebini bilme- sek de hayatta kalmalıyız. Kocaman binaları, mekanları unutan bizler, yapılan yanlışları, hep güçlünün yanında saf tutanları, bize zarar verenleri, her devrin adamı olanları da ne kolay unutuyoruz değil mi? Hatta bugünün mağdurları bile oluyorlar ve onlara üzülüyoruz.


Mesela Fatih Altaylı'yı düşünün. Her devrin adamı. Yeri geldi kadınlara hakaretler yağdırdı. Yeri geldi Ahmet Kaya'yı hedef gösterdi. Medyanın her döneminde etkin isimlerden biriydi. Ak parti iktidarında da gücünden hiçbir şey kaybetmedi. Ama bir yere kadar. Dedim ya tutunduğumuz şeyler. Onun da tutunduğu şeyler onu oyunun dışına itiverdi. Önce youtube oradan da cezaevine. Peki şimdi ne oldu? Fatih Altaylı bile mağdur oldu. Evet teknik olarak öyle. Ama işin bir de öteki yüzüne, hayatta kalma içgüdüsüne odaklanalım. O da biliyor ki bu günler öyle veya böyle geçecek. Ne yapıyor? Doğru zamanı bekliyor. Hayatta kalmaya çalışıyor. Mağdur bile oldu. Yeni bir düzen olursa yer edinme hakkını kazandı bile. Yani ne yapıyor derseniz size tek bir kelimem var. İstikrar. Her şeyin basitçe unutulduğu yerde en önemli güç istikrardır. Fatih Altaylı korkusunu yönetiyor ve yok olmamak için yoluna devam ediyor. Yani tutunduğu şeylerin onu ayağa kaldırmasını bekliyor.


Bir de savaş durumu var. Soğuk olanı hem de. Şaka yapıldı diye soluğu cezaevinde bulmak. Ne kadar normalleşti değil mi? Peki nasıl oldu da normalleşti? 90'larda doğmuş olanlar hatırlar. Lisede hatta üniversitede bir kulüp toplantısı olur aman abi siyaset sokmayalım burayalar havada uçuşurdu. Çok şükür siyaset sokmadık, onu siyasetçilere bıraktık. Onlar da nefes aldığımız her yere soktular sonunda siyaseti.


Hayatta kalma içgüdümüz adım adım bizi buraya getirdi. Hayattaki her adım bir testtir aslında. İktidar her adımda bir test yapar. Biz de buna verdiğimiz yanıtlarla yolumuza devam ederiz. Soruları sormak ve testi yapmak aklımıza gelmez. Gelirse mazallah zemin falan kalmayıverir çünkü. Aklımıza gelmesin diye de bize oyuncuklar verirler. Bunları severiz. Uyum sağlarız. Güçlü hissederiz ve onlarsız yaşayamaz oluruz. Sosyal medya da bu oyuncaklardan biri. Bir anda popüler oluvermek, eskiden ucube bulunan şeylerden milyonlar kazanmak, reklamlar vb. derken bir anda elimize tutuşturulan oyuncak bizi esir eder. İşte o noktada içgüdümüz hep güçlüdür. Yapılan testlerden usul usul geçeriz. Karşı çıkmayız. Sonra bir bakmışız aman abi siyasete girmeyelim, paramıza bakalım diyen en alakasız adam bile Silivri'de. Onun tutunduğu şey, onu cezaevine gönderdi.


Günümüzde farklı olan uyum sağlamayandır. Verilen oyuncaklara kanmayandır. Zor olanı budur. Ama tutunduğumuz şeylere esir olmamanın yegane önlemi de budur.


Unutmamak gerekir ki altınızdaki zemini yok edenler yetinmeyecekler. Bu kadar yeter asla demeyecekler. Hiçbir zaman da demediler. Onlar da içinde bulundukları oyunun kuralına uygun hareket ediyorlar. Hayatta kalma içgüdüleri hepinizden yüksek. Ve istikrarlılar.


O yüzden tutunduğunuz şeylerin çoktan yok olduğunun veya başkasının eline geçtiğinin farkında olmak en iyisi. Çünkü farkında olmak geri dönülemez bir yolculuğun başlangıcıdır.

 
 
bottom of page